22 Mart 2023 Çarşamba

Bua Noi'ye Ağıt

Yalnızlık utandı,

Dünya utandı,

Ben utandım.


Seni, o kocaman, ıslak kara gözlerini,

Kalın ve kara demir parmaklıklar ardına,

Otsuz, ağaçsız, arkadaşsız, eşsiz, çocuksuz,

Bir başına,

Ve de henüz bebekken,

Daha annenin sütünün kokusundan mest olurken,

Soğuk beton zeminli zindana,

Güle oynaya koyanlar,

Bu utançtan,

bu devasa yalnızlıktan,

bu kahreden acıdan para kazananlar,

Utanmadı!


Bir umutla yaşadın belki de bunca yıl,

Hatırlayamasan da anneni,

Onun sırtına tutunduğun gibi tutundun umuda,


Dedin ki; 

Kim bilir,

Bir gün gelir açılır bu kalın zincirli kapı,

usul usul...

Güneşlidir üstüne üstlük o gün,

Göküyüzü de deli mavi...

 

Yorgun ve yaşlı,

Çatlak ve tembel ayaklarımı,

Ürkek ve şaşkın ve de

son kez basarak cehennemimin dibine,

Çıkarım...

Giderim...

Ardıma bakmam...

 

Gittikçe hızlanıp,

Hızlanıp, hızlanıp...

Öyle istiyorum ki koşmayı,

Bunun ne olduğunu bilmeden, koşmaya başlarım,

Dört ayak,

Soluk soluğa,

...salya sümük.

Sonrası,

Tanımadığım bir sessizlik,

Nasılsa varmışım “O”raya...

Bir ağırlık,

...yavaşlatıyor beni, duruyorum olduğum yerde,

Uzanıyorum boylu boyunca yere, kollarımı da iki yana açıyorum,

Bu ağırlık çok derin bir ağırlık, siz bilirsiniz, adı rahatlık,

30 yıllık acemiliğimle bırakıyorum kendimi rahatlığın kollarına,

Sarıyor bedenimi, dere yatağında akan su gibi öylece, izinsiz ve de istekli,

Bastırıyor beni göğsüne...

Aniden burnuma kokusu geliyor annemin,

Kapanıyor usul usul yorgun gözlerim,

Son ve derin bir nefes alıyorum...

Veriyorum....O dünyada kalıyor,

ben, gidiyorum...

 

Birkan Karaduman ANTALYA 22.03.2023 Fotoğraf; Diken

24 Şubat 2010 Çarşamba

Başlar Ayak Yapılınca

Maximilien Robespierre'den;

"Alışkanlığın doğal egemenliği o kadar büyük ki, en keyfi sözleşmeleri, bazen en çürümüş kurumları, gerçeğin ya da yanlışın, adaletin ya da adaletsizliğin mutlak ölçütü olarak görüyoruz" (3 Aralık 1792)

"Zorbayı yargılamak, ayaklanmadır; karar, onun iktidarını yıkmaktır; hüküm, halkın özgürlüğü ne gerektiriyorsa odur." (3 Aralık 1792)

"Ilımlığının ölçülülükle ilişkisi, iktidarsızlığın iffetle ilişkisine benzer; enerji gibi görünen aşırılıksa, gürbüzlük sanılan ödem gibidir." (25 Aralık 1793)

"Terörsüz erdem güçsüzdür; erdemsiz terör kıyıcıdır." (5 Şubat 1794)

"İnsanlığı ezenleri cezalandırmak merhamettir; onları bağışlamak barbarlıktır." (5 Şubat 1794)

"Eğer ezenler ile ezilenler mezarda eşit olsalardı, giyotin altındaki masumiyet, zafer arabasındaki zorbayı korkutur muydu?" (7 Mayıs 1794) 

"Gerçek hiç şüphesiz güçlüdür, öfkelidir, kendi despotizmi vardır; insanı duygulandıran bir dili ve suçlu vicdanları olduğu kadar saf yürekleri de gücüyle titreten korkutucu yanı vardır." (26 Temmuz 1794, son konuşmasından)

Alıntılar İlk Eriş Yayınlarından çıkan, Ayaklar Baş Olunca (Jakoben Söylevler) adlı kitaptandır.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Ayna ya da bir ayma hali üzerine...

Felsefeci Levent Kavas'a saygılarımla başlamak istiyorum. Pek adı sanı duyulmuyor ama ülkemizin bence sayılı felsefecilerinden. Felsefenin neliği üstüne, felsefi düşünmenin, akıl yürütmenin nasıl olması gerektiği üstüne bende ilk "evet lan böyle olmalı" hissini uyandıran adam. Neden mi? Anlatayım...

Belki hatırlayan olabilir, Cem Uzan'ın piyasayı silip süpürdüğü, gsm operatörlüğü, banka derken medyaya da el attığı yıllar. Star gazetesinin belediye gazetesi gibi neredeyse bedavaya insanların ellerine zorla tutuşturulduğu yıllar. İşte gazetinin köşe yazarlarından biri de Levent Kavas. Tesadüfen denk geldiğim bir iki yazısından sonra sırf onun için Star gazetesi almaya başladım. Bu yazılarından birinde aynaları ele alıyordu. Bilindik bir ayna (kübik, iç bükey, dış bükey v.b. aynalar değil)  diyordu nesnelerin sağını sol solunu sağda gösterir. Bu nesnenin tersini gösterdiği anlamına gelmez. Buraya kadar ilginç bir şey yok. Devam ediyor ve soruyordu peki ama neden bir ayna nesnenin üstünü alt olarak altını üst olarak başka bir deyişle tepetaklak göstermez. Bunun "bilimsel" bir açıklaması var elbette. Ama yaklaşım, "felsefece düşünmenin" farkı burada ortaya çıkıyor çünkü burada ışığın yansıma ve kırılma kuralları gibi artık bilinen "bilimsel" açıklamalar, kanıtlar, etki dışı, sıfır yani yokmuş farzediliyor. "Sorunsal" edilen neden normal bir insanın işin bu tarafını hiç düşünmemiş olması, aynada sağı solda solu sağda görmenin normal ama başka türlüsünün şaşırtıcı gelmesi. Benim de hoşuma giden bu basit bir nesneye basit bir nesne fonksiyonuna böyle bir farkındalıkla, akıl yürütmeye konu edilmeye değer görülerek yaklaşılması. Bu insana ilk başta felsefe hakkında şunu söylettiriyor; felsefenin konusu her şey olabilir (hiç bir şey de olabilir), felsefede -mantık bir yana- doğru ya da yanlış olmaz, felsefe külliyen doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir değildir, böyle ise de açıktır ki hiç bir şeyi değiştirme gücü yoktur. (Marksist felsefi yaklaşımın, içinde bulunulan zamanın, tarihsel koşulların, öznel koşulların, egemen ideolojinin felsefe yapan insanın düşüncelerine etkileriyle ilgili anlatımını burada tartışmıyorum.) Felsefenin bu kendinde pasifliği, düşüncenin kendinde aktifliğiyle (radikalliğiyle) de uyumludur.

Kavas'ın fiilen gösterdiği şey bir bakıma Zizek'in yamuk bakmak dediği şeydir. Normalde bir şeyin niteliği ya da  görünümü ya da özü olarak bildiğimiz bir şeyin ancak yamuk bakılarak, bambaşka bir yerden bakılarak, çemberden dışarı çıkılarak farkedilmesi mümkün bir özelliği olabilir. Yamuk bakmak sorunu çözebilir. Bu durum örneğin antik Yunan'daki bir savaşta generallerin amansız kara saldırılarına karşın bir türlü savaşı kazanamamaları karşısında sadece karadan savaşın zorunlu olup olmadığını düşünmeye başladıkları ve o zaman başka bir yol deneriz denizden gidip düşmanın ardından dolanıp karada savaşırız dediği ve savaşı kazandıran yaklaşıma denk düşer. Basittir ama o ana kadar hep geleneksel olan düşünülmüş, farklı düşünülmemiştir. Sovyet Rusya uzay araştırmaları ile Nasa'nın araştırmaları arasındaki şu benzersiz örnek de bu duruma örnek gösterilebilir. Rusyanın sovyetler olduğu, yörüngeye ilk insanlı uzay araçlarının yerleştirilebildiği tarihlerde Nasa için yerçekimsiz uzay ortamında astronotların not tutması ile ilgili bir sorun doğmuştur. Çünkü yerçekimi olmadığı için tükenmez kalemin içi  dünyada olduğu gibi ucuna akmamakta,  akışkanlığı sağlanamamakta ve zavallı astronotlar çaresizce tükenmez kalemlerini aldirin ve armstrong aşkına çevirmektedir. Nasa bu sorunu çözebilmek ve uzayda kullanılabilir bir tükenmez kalem yapabilmek için milyonlarca dolar para harcamıştır. Ama Sovyet Rusya bu sorunu hiç yaşamamıştır. Niye? Çünkü kozmonotlar kurşun kalemle yazı yazmaktadır. İlla ki tükenmez kalemle yazmak şart değildir, gerekli de olmayabilir.

Kısaca iki tür düşünme biçimi vardır. Ki ben felsefi faaliyetten bunu anlıyorum. Birincisi durduğun yerden, ikincisi alanın dışına çıkarak. Ayna gibi tarak gibi kıl tüy gibi basit bir şey üzerine düşünülüp kafa yorulabileceği gibi koca bir galaksi, bir siyasi ya da ekonomik sistem gibi derin konular "mesel" yapılarak kafa yorulabilir.  E elbette kafamız gerçekten yorulabilir. Bunu yaparken yorulan kafayı dinlendirmek adına şöyle bir yandan bakayım demenin zevkli ve yararlı olacağını da düşünerek. 

Aynalara dönelim ve bu konuda benim Kavas yaklaşımıyla ne gibi sonuçlara ulaşabileceğimi şaşırarak,  hayretler içinde kalarak, oha gibi modern bir tarzda veya bravo gibi içten yaklaşımlar içinde izleyelim, değerlendirelim. Sağımızın sol solumuzun sağda görünmesine aynalarla ilk karşılaştığımzda fark etmek pek olası değil. E çünkü bu ilk karşılaşmada olasılıkla gördüğümüz şeyin bütününe odaklandığımız için bu ayrım gerekli de değil. Ama biliyoruz ki ayna bir başka yerde Lacan'ın özneleşme süreciyle ilgili ayna evresinde de karşımıza çıkıyor. Lacan diyor ki; aynayla ilk karşılaşan insan yavrusu kendi bedenini gördüğünde, o zamana kadar kendini nesnelerle bir bütün halinde gördüğü için kritik bir an yaşar ve algılayışında bir yarılma meydana gelir. Yavrumuz bedenini fark ederek kendini diğer insanlardan ve nesnelerden ayırır, böylece ilk adımından önce özne olmaya doğru ilk adımını atar, maşallahı da hak eder.

Lacan bir teori sunarken Kavas düpedüz akıl oyunu oynuyor, biliyoruz ama, Kavas'ın sorusunu kendime mesele ettiğimde Lacan'ın teorisini de aslında güçlendirmiş olmuyor muyum? Çünkü kendimizin farkına varmak ve özneleşmek aynı zamanda nesnelerin -bu anlamda aynanın da bir nesne olduğunun- farkındalığını da sağlıyor. Aynayla karşılaştığımız o ilk anda sağımızın soldaki görünümüyle solumuzun sağdaki görünümüyle karşılaşmamıza ve bu nedenle özneleşmenin (beden olarak) ilk anda "doğru" kurulmadığı bir farkındalık yaratmış olduğunu göstermesi gerekirken, özne nesne arasındaki bu yarılma, aynaya dokunurken ya da hareketlerimizin yansımasını görürkenki yön bilincimizle ve aynanın artık bir nesne oluşunun bilinciyle de "doğru" kurulabiliyor.

Bu karman çorman ve belki de anlamsız sözlerimi bitiriken Levent Kavas'la birlikte özneleşmeyi yine benzersiz bir örnekle aklıma kazıyan Selçuk abiyi de anmak istiyorum. Örnek şu; Selçuk abi yanılmıyorsam beş altı yaşlarında otistik küçük bir akrabasını eğitim aldığı yerde görmeye gidiyor. Yanına gidip kollarının altından tutup havaya kaldırıyor. Ufaklık şöyle bir Selçuk abiye bakıp "Çocuğu yere bırak" diyor, beni yere bırak demiyor. Otistik çocuklarda özneleşememe en temel sorun ve otistikler bu nedenle de  ayna evresindeki özne-nesne yarılmasını gerçekleştiremiyor.

Ne aynaymış arkadaş dediğinizi duyabiliyorum. Yani neymiş, ayna ayna söyle bana bu dünyada benden daha güzel olan var mı derken masal yazarı aynanın gerçekten de acayip özellikleri, yetenekleri olduğunu ileride bunun anlaşılacağını biliyormuş. Ağlatman beni, söyletmen beni aynalar...aynaaalar...kısmı da var tabi ama bu başka konu...
         

21 Ocak 2010 Perşembe

Paralel dünyanın kenarından notlar...

Sabahları zınk diye kalkıp, iki dakika çişimi yapmaya, iki dakika elimi yüzümü yıkamaya, iki dakika dişimi fırçalamaya, iki dakika üstümü giymeye, iki dakika da ayakkabılarımı giymeye ayırıp on dakika içinde evden çıkmam marifet değil, biliyorum, eziyet, zulüm, en azından bana yazık bir şey...


Otobüs durağına doğru giderken ve otobüsü beklerkenki on dakikayı uykuma saymam, durakta beklerken cipli kırk kiloluk sarışın ve her daim kırmızı ışıkta beklerken elma yiyen, müzikten kafalarını sağa sola sallayıp, direksiyona ellerinin ucunu tıp tıp vuran sarışınlara içimden ettiğim küfürlerin edebiliği, otobüs geldiğinde sıranın bozulmasına ve herkesin ön orta arka kapı demeden otobüse tecavüz etmesine çıldırırken bir anda kendimi o sürünün içine, vatandaşın o tapılası haleti ruhiyesine bırakmam, malak huzuruyla içimin dolması, oturacak yer olmamasına ve ayakta da ancak "hocam ben biliyorum! pozisyonunda durulabilmesine karşın çantam ayakta seyahatime devam etmem, inerken koca götlü hanım ve beylerden ustalıkla sıyrılmam ve bunu çocukken öğrendiğim kütle çekim ve merkez kaç yasaları kurallarına uygun hareket etmemle becermem, bu kısa süreli haz seli elele kolkola oyununu sonlandırıp otobüsten zamanında inmem, biraz yürüyüp her zamanki simitçiden simit almam ama o "üçgen" peynirle birlikte simit alan kadınları beklerken sabırla gülümsemem, işyerine doğru yürürken patronun yine benden önce gelme ihtimaliyle kasılıp kimseler duymadan içeriye süzüleyim diye anahtarımı hiç bir zaman çantamda nereye koyduğumu hatırlayamadığım için can hıraş bir şekilde bütün gözlerini avuçlayıp arabalar çarpmadan karşıdan karşıya geçerken arayıp çıkarmam, ve bunu her gün saniyenin onda biri kadar daha azaltarak gözü kapalı yapacağım günlerin hevesiyle yapmam, apartmanın girişinde yan apartmanın birinci katında sigara içmek için balkonda bulunan ama her seferinde sanki çalıştığım fabrikanın ustabaşıymış gibi beni süzen yeşil vosvogen pololu kadına şöyle bir bakıp selamlayıp içeri girmem, marifet değil, olay da değil, biliyorum.

Ama bunları her gün yapmak kesin bir şeydir, bir yere varır abi ona eminim. Yoksa bu gün aslında dündü filminden farklı bir hayatım olmadığı için üzülmem, hayatın anlamsızlığı, sıradanlığı, saçmalığı, hayatın anlamının başka şeylerde olabileceği, sevgi, kelebek, börtü böcek, büyük şehrin güzelliği, büyük şehrin aslında küçük oluşu, hem de ülkenin kıç deliğine tekabül etmesi, harcanan gençliğim, niye harcattığım, yeteneklerimin körelmesi, yetenek diye bir şeyimin olmaması, en kötüsü farkına varmadan mezarımda güller bitmesi, artı değerlerimin başkalarınca değerlendirilmesi, okuduğum boktan kitaplar, okumadağım manyak kitaplar, zizek'i anlamak için harcadığım zaman, lacan'ı anladım diyerek osura osura geçirdiğim zamanlar, kadınları sevmek için harcamadığım zamanlar, kadınları sevdiğimi ama bir kadını sevmeyi başaramadığım zamanlar, onun beni sevip benim onu sevmediğim zamanlar, benim onu sevip onun beni sevmediği zamanlar, kaçırdığım sarışınlar, kaçırdığım paralar, kaçırdığım anlamlar, beni bulan esmerler, beni bulan borçlar, beni bulan saçmalıklar, tutulmayan sözler, tutmadığım sözler, tuttuğum sözler, tutulan sözler, on milyon baloncuklu tövbeler, ertesi tövbeyle garantili keyifler gibi bin bir türlü peynirli tatlı yüzünden kendimi çaresiz hissetmem gerekirdi. 

Ama böyle değil, biliyorum, her pazartesi on numara, her çarşamba şans topu, her perşembe süper loto, her cumartesi sayısal loto oynuyorum...